Hakkımda

van

Hakkımda

Gece idi gönülde dert bir idi….

Günler 22 Ekim’i gösteriyor, saatler gecenin sessizliğinde tıklamaya devam ediyordu..
Ruhum alem-i ervahtaki mekanına veda etmiş, yeryüzünde murat edilen mekanına gelivermişti…
Van da orta gelirli bir ailenin bahçeli bir evinde, vefasız dünyaya gözlerimi açacak yine  bu evde 4 güzide yılımı geçirecektim…Adımın
Yakup olmasını başta Arvasi alimlerinden Seyyid Halis Efendi isteyecek, baba adım Yusuf olduğundan olsa gerek ki  tüm ailem de  bunu tasdik edecekti….

Ne adımı ne de yaşacağım mekanı seçme hakkım olmadıBabam iş adamı , annem ise ev hanımıydı. Soy ismim ise Ocak idi...Çok sıcak ve sevecen insanların arasında çocukluk yıllarımı geçirmeme rağmen arkadaşlarım pek yoktu. Çünkü, onlar çocukluk ruhuyla oyunlar peşindeyken ben ise gökyüzünün nasıl böyle direksiz havada durduğu ile meşguldüm… En iyi oyuncağım su tabancam idi, ihtiyacım yoktu zaten gayrisine … 

Doğarken aşırı zayıf olmamın aksine büyüdükçe kilo alıyor günden güne çocuklar arasında kilomla fark edilecek konuma geliyordum.Yıllar sonra İstanbul, tüm aldığım kilolarımı kısa zamanda verdirecekti….
Yaş 7 yi gösterince her çocuk gibi ben de okulun yolunu tutuvermiştim. İlk günler çok çekingen olmama rağmen sonraları tam bir okul aşığı oluvermiştim. Okuma-yazmayı bir sene öncesinden sökmüştüm ama nerden bilebilirdim ki dikmenin yıllarımı alacağını…

Küçüktüm, küçücüktüm ama yapmam gereken çok şeyin olduğunun farkındaydım. Ülkeler değil belki ama  gönüller fetheden bir Fatih olmalıydım… Rüyalarım da hülyalarım da buydu benim…

Acısıyla tatlısıyla ilköğretim yıllarını devirken bir yandan da Anadolu Lisesi sınavları için hazırlanıyorduk. Günler sonra sınavı iyi bir  dereceyle geçtiğime dair bir mektup yollanmıştı… 
Bu okulda bir çok ilklere imza atacaktım: ilk defa platonik aşkla tanışmam, ilk defa sivilcelerimin çıkması ve  ilk defa edebiyat sevgisinin tohumlarının atılması  burada olacaktı…
İki yıl bu okulda okurken ani bir kararla İstanbul’a taşınıvermiştik. Aynı yıl Gölcük’te deprem olmuş, taşınacağımız 16 katlı bina da yerle bir olmuştu… Nasıl olmasın ki, müteahhit koca binanın kolonlarını garaj yapacağım diye kestirirse…

O yıl depremin açtığı yaraları sarmamız biraz vaktimizi aldığımızdan okula da gidememiş hipermarketimizde kasiyerlik koltuğunda bulmuştum kendimi. Bu yıl; sanki gelecek yıllarda edineceğim tecrübeleri parayla almamı, İstanbul’un büyülü hayatına kapılmamamı sağlamıştı.. Yıl sonu bitimine yakın  artık ben de elinde kitaplar, okul yolunu tutan öğrenciler zümresine girivermiştim…
Günler ayları,aylar yılları kovalarken artık lise sıralarına oturacağım günler de gelivermişti.O yıl bir alimden bahsedilecek ben de tereddütsüz onla tanışmayı hemen kabul edecektim. Zaten ilk yanına vardığımda “İşte aradığım insan, işte örnek almam gereken kılavuzum” diye içimden geçiriverecektim.
Çölde susuz kalıp da yağmur bekleyen biçare misali ilme susamıştım. Bu susuzluğumu giderme  istediği  de beni her geçen gün ona daha da bağlıyordu.
Bir yanda okul bir yanda medrese derken birini tercih etmem gerektiğinin farkına vardım.. Okulda sağanak sağanak küfür necaseti altında İslam ruhunu muhafaza edip sonraki nesillere lekesiz ve defosuz bir şekilde taşımam gerekliydi.Bu derdin devası da medrese de idi…
Artık vakit gelmiş, yuvadan uçma zamanı yaklaşmıştı.Aslında “Er-rıhle fi Talebi’l-ilm /ilim tahsil etmek için seyahat etmek”  yüce dostlardan gelen bir İslam geleneği idi..Ben de   bu geleneği sürdürenler kervanındaki  yerimi alıvermiştim. Gelişiyle insanlığı  karanlıktan kurtaran, diri diri kızları gömmekten engelleyen ,hayvanlara  merhamet nazarı ile baktıran,  kütükleri sevgiden ağlatan o Nur; o dem  gönlümde doğuvermişti… O günkü halime Üstadın bu mısraları   tercüman olmuştu:

Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez.
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez…


Yıldırım süratiyle yaşamalı, yıldırımların yapamayacağını yapmalıydım  kısacık mevsimlerde. Öyle bir ömür geçirmeliydim ki mevtim bana hande, halka matem olmalıydı... Zaman hızla ilerlerken farkında olmadan ben de o hızla,  sahifeler arasında yüzüyordum.Hatta o kadar hızlı olacaktı ki, altı yıllık tedrisat hayatını iki buçuk yılda bitirmek nasib olacaktı.
Kısa bir zaman sonra da müderrislik icazetini alacak ve bu yolda artık büyüklerin izni,  himmetleri ile ilerleyecektim.Bundan sonra konferanslarda,  seminerlerde dinleyici koltuğu yerine hatiplik kürsüsündeki yerimi alacaktım. Aslında  dağların kabul etmediği o yük,  incecik omuzlarıma  yüklenecekti.…
Şimdilerde İslami ve Tarihi binlerce eserin yer alacağı bir araştırma merkezi kurma heyecanı kapladı yüreğimi. Tüm araştırmacıların istedikleri eserlere, bilgilere ulaşabileceği bir kütüphane…

Yaşadığım aşklara gelince;
Aşk ben de bitip tükenmeyen bir yara…. Onu anlatmaya ne gücüm yeter ne de mürekkebim…. O  Aşk ile can buldum, canda var oldum!.. Öyle bir aşka mübtela oldum ki, deryâlar nûş edip kanmaz iken, Aşıklar kandıran ummânı buldum.
Aşkı ile parçalanmış bir yürek, istedim size derdimi dökmek…
Yakup OcaK (DilnüvaZ)
 

GÜNDEMDEN

Habur'da kazılar başladı
article thumbnail Şırnak'ın Silopi İlçesi'nden Irak'a açılan Habur Sınır Kapısı'nda bugün Güneydoğu'da güvenlik güçlerine yıllarca tercümanlık yapan Yıldırım Beğler'in açıklamalarının...

TARİHTEN

Arnavutluk
article thumbnail Mevla teala’nın üzerimizdeki ni’metlerini anlamamız için, şu kısa dünya hayatında büyük işleri beceren ecdadımızın evladu ahfadı olarak onların üç kıtadaki mirasının...

KİŞİSEL EĞİTİM

Çok Derin kitap
article thumbnailEski arkadaşlarından biri, İsmail Habip Sevük'e rastladığında, torunlarından birini övmeye başlayarak: - İnanamazsm arkadaş, demiş. Böyle zeki bir çocuk görüı­memiş. Öyle derin...